Sayfalar

Perşembe, Aralık 09, 2010

Up In The Air

Up In The Air

Y: Jason Reitman

“Sorumluluktan kaçmak” üzerine profesyonel bir adam, geleceği hakkında “sorumluluk sahibi” hayaller kurmaya başlarsa…

Önce “Sigara İçtiğiniz İçin Teşekkür Ederim” ile sadece işini yapan ve işini iyi yaptığı için toplum nazarında şerefsiz bir adam olarak hayatını sürdüren, bir sigara kartelinin sözcüsü üzerinden mükemmel bir toplumsal eleştirisini izledim Jason Reitman’ın. Ardından Diablo Cody’nin yazdığı çok can senaryoyu, Juno’yu perdeye aktardı ki hem yönetim başarılı, hem de senaryo güzel olunca ortaya tabiki iyi bir film çıktı.

Yönetmenin son filmi Up In The Air (Aklı Havada) önce zeki ve geveze, daha sonra duygusal ve sessiz. İkisi bir arada.

“Sırt çantanızı boşaltın” diyerek, kendisini dinlemeye gelenlere ve biz izleyicilere metaforik olarak “sorumluluklar sizi güçsüz bırakır, yorar” diyen Ryan Bingham’ın (George Clooney) uçaklarda ve havaalanlarında geçen hayatındaki en ulvi amacı 10 milyon milpuan’a ulaşmaktan başka bişey değildir. İşi insanları üsluplu ve efendice kovmak olan Bingham, işinde üstatlardan birisidir. İşi gereği şehir şehir, ülke ülke gezen Bingham’ın hayatı artık havaalanlarında ve uçaklarda geçmektedir.

İşte bu “yersiz, yurtsuz” karakter ve bu karakterin yaşama felsefesi filmin karşı durduğu görüşleri oluşturuyor. İnsanları neredeyse zalimce bir soğuklukla kovmak artık Bingham için günlük rutinlerin en başında geliyor. Tıpkı yıllardır verdiği ölüm haberlerinin taşlaştırdığı bir doktor gibi. Filmin, özellikle güncel olarak Amerika’nın içinde olduğu ekonomik krize dokundurduğu işten kovma sahneleri çok başarılı. Hatta galiba kimi çekimler gerçek. Ya da en azından çok mükemmel gerçeklikte çekilmiş sahneler.

Bingman’ın işinde yaşadığı “teknolojik devrim” tehdidi ile hikayesine dahil olan genç stajyer, hikayenin “duygu”su oluyor. Olgunlaşmamış, henüz ham olan fakat bundan kaynaklanan güzelliği ile duygularını yaşayan bir genç kız. Çocukta yaparım kariyerde fikrini sevgilisinin ayrılık mesajının ardından “kariyerimle evlenirim bende” şeklinde değiştirsede içindeki duyguları bir kenara atmayı beceremiyor. Sorduğu sorular ile Bingman’ın yavaş yavaş bişeylere uyanmasını sağlıyor.

Bir diğer tarafta, Bingman’ın Vajinalı versiyonu Alex (Vera Farmiga) hikayede Bingman’a hem ayna tutan hem de sonunda o aynayı kıran karakter oluyor.

Göçebe hayatının en yerleşik unsuru olan ailesi ile yapacağı buluşma filmin ilk yarısı boyunca hep hazırda bekliyor. İki kız kardeşinden küçüğünün düğünü, ilk yarıda tahmin edilebileceği gibi duyguların patlayacağı yer oluyor. İlk yarısı metalik renklerle ve zekice fakat soğuk cevaplarla dolu akıp giden filmin ikinci yarısında yerini sıcakcık sarı renklere, aile sevgisine bırakıyor. İşin doğrusu bu noktada biraz tırsıyoruz izleyici olarak “yoksa klişeler başlıyor mu?” diye. Bir iki kaçınılmaz klişenin ardından Bingman her zaman boş tutmaya çalıştığı sırt çantasını doldurmaya çalışıyor; önce düğünde kız kardeşinin yanında yürümek istiyor, geri tepiyor, ardından yerleşik hayata karar kılıyor fakat o da bir sürprizle geri tepiyor.

Film bağımsız tarzda, güzel anlatımı, özellikle ilk yarıda bombardıman şeklinde zekice diyalogları ve hayata dair mikrodan makroya (aileden, ülkeye) söyledikleri ve gerçekten başarılı oyunculukları ile bence çok başarılı.

0 fikriyat: