Çarşamba, Aralık 29, 2010
Cuma, Aralık 24, 2010
Perşembe, Aralık 23, 2010
Modern Times
MODERN TIMES from BC2010 on Vimeo.
BiziBozmaz'da gördüm çok hoşuma gitti. BiziBozmaz'daki açıklama yazısını olduğu gibi yapıştırıyorum.
"Ufak bir tasarım stüdyosunun yaptığı kısa film, sıfıra yakın bütçelerle neler yapabileceğinin kanıtı!
Modern Times adlı bu kısa bilimkurgu filmi sizi sarmayabilir. Ama sıfır bütçeyle ve 3 kişi tarafından yapılmış olması artık video ve film denilince sınırların ve engellerin ne kadar kalktığının bir göstergesi."
Salı, Aralık 21, 2010
Baba fotoğrafçı olunca evlat otomatikman fotomodel
Fotoğrafçı bir abimiz almış makinasını eline "hadi gül kızım, şimdi de annene bir sarıl, ablanın yanına geç" gibi kalıplardan kendisi sıyırmış ve ortaya şipşirin yaratıcı fotoğraflar çıkmış. Kızları da olaya sağlam adapte olmuşlar.
Bu adreste de fotoğraların devamı var
Bu adreste de fotoğraların devamı var
Pazartesi, Aralık 20, 2010
"Yok ebesinin mı" dedirten stop motion video
Bazı sahnelerinde gerçekten "yok artık ebesinin mı" dedirtti gerçekten. Bilgisayar ürünü mü yoksa el işi mi diye düşündürten çok başarılı stop-motion video
Perşembe, Aralık 16, 2010
Salı, Aralık 14, 2010
Biricik kardeşim Özgür Demir
Hayatımda kıskanarak imrendiğim belkide tek insan, biricik kardeşim, çok sevdiğim Özgür'üm. Gene süper bir şov yapmış. Şov hangi ülkede yapılmış bilmiyorum ama Facebook hesabında aynı akşamdan bir iki farklı şov daha var
Filmografi 2010 - 2010 yılının 270 filminde pek keyifli karışım
YouTube sayfasında videonun açıklamasında kullandığı müziklerin linkleri de mevcut. Pek kıymetli bir iş olmuş. Yapıyor gavur.
Pazartesi, Aralık 13, 2010
Cumartesi, Aralık 11, 2010
Ninja Tosbağalar
Çocukluğumda babamın bana aldığı en değerli şeyler sıralamasında ilk 3 şöyle idi;
3 - Bir akşam ansızın gelen Plastik Asker oyuncak takımım
2 - Yine bir akşam -ki gündüzünde sokakta her bir çocuk elinde çıpır çıpır oynarken çok özenmiştim- ansızın gelen Tetris'im
1 - Ve Ninja Kaplumbağaların video kaseti içinde 2 bölüm vardı, toplam 1 saatlik kasetti. Abartılı bir istatistik vermek istemem ama 1-2 yıl boyunca sıkılmadan izlediğimi hatırlıyorum.
Bu yukarıdaki resimi internette görünce aklıma geldi birden. Ayrıca yapan abide çok can yapmış ellerinden öperim.
Cuma, Aralık 10, 2010
Adım dahi atamayan odunlara ithaf ediyorum
Sofia 4 yaşında.
30-40 yaşında olup da adım dahi atamayan odunseverelere gelsin. Bravo Sofia süpersin
30-40 yaşında olup da adım dahi atamayan odunseverelere gelsin. Bravo Sofia süpersin
Perşembe, Aralık 09, 2010
Av Mevsimi
Av Mevsimi, Yavuz Turgul'dan çok iyi niyetli ve çok çalışılmış, kadronun tamamının çok iyi oynadığı, Cem Yılmaz'ın türkü söylediği sahne ile kesinlikle gönlümde yer edinen fakat sonuçta -bence- bir polisiyenin olması gereken gibi olmamış bir film.
Film hakkında bir yazı yazmaya girişmiştim ki haftalık online sinema dergisi Arka Pencere'de Murat Özer'in film ile ilgili tamda benim yazmak istediklerimin yazdığını gördüm. Bende dedim ki birileri pekte güzel yazmış. Uğraşmaya gerek yok.
Kelimesi noktasına aynı fikirdeyim kendisi ile. http://www.arkapencere.com/2010/12/03/
Film hakkında bir yazı yazmaya girişmiştim ki haftalık online sinema dergisi Arka Pencere'de Murat Özer'in film ile ilgili tamda benim yazmak istediklerimin yazdığını gördüm. Bende dedim ki birileri pekte güzel yazmış. Uğraşmaya gerek yok.
Kelimesi noktasına aynı fikirdeyim kendisi ile. http://www.arkapencere.com/2010/12/03/
Ada: Zombilerin Düğünü
Ada: Zombilerin Düğünü
Y: Murat Emir Eren, Talip Ertürk
“Düğüne geldik yediler…”
Bir film sırf “ilk” olduğu için “iyi” olabilir mi? Tabii ki olamaz. Ama “ilk” olduğu için, eksiklerine rağmen sevilebilir. İşte Ada: Zombilerin Düğünü, beni kendisine bu yönü ile çekti. Türkye’nin ilk zombi filmi olduğu için, objektif olarak yaklaştığımızda vasatın üzerine çıkamayacak bir filmi sevdim.
Çünkü ilk kez gerçekten sinemaya gönül veren birileri Türk Zombisi yapıyordu. Çünkü bir zombi filminin olmazsa olmaz ölçü kriteri olan “zombi makyajları ve zombiler” gerçekten çok iyiydi. Çünkü senaryo her ne kadar düz olsada anlatım tarzı, dünya çapındaki örneklerinden hiçte geri kalır düzeyde değildi.
5 kişilik bir arkadaş grubunun, arkadaşlarının düğünü için gittikleri adada (diğer şehirlerden ve sınırlardan otomatikman izole mekan) başgösteren, sebebi belirsiz olan ve belirtilmek için uğraşılmayan nedenlerden ötürü ortaya çıkan zombi belası kahramanlarımızın içinden kurtulmaya çalıştıkları bir durum oluşturur. Bir çok zombi filmindeki kabataslak durumla aynı. Senaryonun bu taslağın üzerine koyduğu çok fazla bişey yok. Sadece bir kere görünüp sonra ortadan yok olan yardım umudu, hayatta kalmayı başarmış bir kaç ilginç karakter, arkadaş grubundan zombileşenler ile yaşanan klişe anlar tüm klasik zombi anlatımında olan öğeler.
Tamam, salona gittiğimde karşımda bir “Shaun of the Dead” beklemiyordum ama en azından biraz daha fazla gülebilmeyi dilerdim. Zaten görünen ilk zombinin ardından sırtını “birden ortaya” çıkma korkusuna dayayan filmin komedi kısmı daha zekice olsaydı belki seyir keyfi iyice artardı. Çünkü komiklik anlamında sadece tek bir karaktere ve seri haldeki küfüre dayanan metin pekte eğlenceli değil. Kendi adıma filmde beni en çok eğlendiren şey, eve kısılı kaldıkları ve bu olanların neden olduğuna dair fikir yürüttükleri sahnede ortaya atılan “dumandan olmuştur, dağıttıkları kötü kömürler yüzünden olmuştur” teorisi oldu. Anlayana kocaman bir taş.
Özellikle Ozan Ayhan’ın performansı (Murat) böyle bir tür için oldukça iyi, hatta fazlaydı. Grubun geri kalanı ise bence normal seviyelerde performanslar sergilemişlerdi.
Özetle, ilk olduğu için sevdiğim ve gerisinin çok daha iyi geleceğini düşündüğüm bir film. Gerisi derken, bu filmin gazıyla yola çıkacak diğer bir çok filmden bahsediyorum. Sinema tutkusu ile yola çıkılan ve sinema tutkunları ile birlikte yapılan (İnternetten başvuru yolu ile seçilen 150 sinemasever zombiden bahsediyorum) bir ilk film her ne olursa olsun izlenmeyi hak ediyor.
Basında hemen her yerde kullanılan fotoların en babasındaki zombi ayrıca yıllardır sinema sohbetlerini paylaştığım sevgili arkadaşım Erdem’dir. Çocukça bir gururda duymuyor değilim :) Bana ne ise?
Y: Murat Emir Eren, Talip Ertürk
“Düğüne geldik yediler…”
Bir film sırf “ilk” olduğu için “iyi” olabilir mi? Tabii ki olamaz. Ama “ilk” olduğu için, eksiklerine rağmen sevilebilir. İşte Ada: Zombilerin Düğünü, beni kendisine bu yönü ile çekti. Türkye’nin ilk zombi filmi olduğu için, objektif olarak yaklaştığımızda vasatın üzerine çıkamayacak bir filmi sevdim.
Çünkü ilk kez gerçekten sinemaya gönül veren birileri Türk Zombisi yapıyordu. Çünkü bir zombi filminin olmazsa olmaz ölçü kriteri olan “zombi makyajları ve zombiler” gerçekten çok iyiydi. Çünkü senaryo her ne kadar düz olsada anlatım tarzı, dünya çapındaki örneklerinden hiçte geri kalır düzeyde değildi.
5 kişilik bir arkadaş grubunun, arkadaşlarının düğünü için gittikleri adada (diğer şehirlerden ve sınırlardan otomatikman izole mekan) başgösteren, sebebi belirsiz olan ve belirtilmek için uğraşılmayan nedenlerden ötürü ortaya çıkan zombi belası kahramanlarımızın içinden kurtulmaya çalıştıkları bir durum oluşturur. Bir çok zombi filmindeki kabataslak durumla aynı. Senaryonun bu taslağın üzerine koyduğu çok fazla bişey yok. Sadece bir kere görünüp sonra ortadan yok olan yardım umudu, hayatta kalmayı başarmış bir kaç ilginç karakter, arkadaş grubundan zombileşenler ile yaşanan klişe anlar tüm klasik zombi anlatımında olan öğeler.
Tamam, salona gittiğimde karşımda bir “Shaun of the Dead” beklemiyordum ama en azından biraz daha fazla gülebilmeyi dilerdim. Zaten görünen ilk zombinin ardından sırtını “birden ortaya” çıkma korkusuna dayayan filmin komedi kısmı daha zekice olsaydı belki seyir keyfi iyice artardı. Çünkü komiklik anlamında sadece tek bir karaktere ve seri haldeki küfüre dayanan metin pekte eğlenceli değil. Kendi adıma filmde beni en çok eğlendiren şey, eve kısılı kaldıkları ve bu olanların neden olduğuna dair fikir yürüttükleri sahnede ortaya atılan “dumandan olmuştur, dağıttıkları kötü kömürler yüzünden olmuştur” teorisi oldu. Anlayana kocaman bir taş.
Özellikle Ozan Ayhan’ın performansı (Murat) böyle bir tür için oldukça iyi, hatta fazlaydı. Grubun geri kalanı ise bence normal seviyelerde performanslar sergilemişlerdi.
Özetle, ilk olduğu için sevdiğim ve gerisinin çok daha iyi geleceğini düşündüğüm bir film. Gerisi derken, bu filmin gazıyla yola çıkacak diğer bir çok filmden bahsediyorum. Sinema tutkusu ile yola çıkılan ve sinema tutkunları ile birlikte yapılan (İnternetten başvuru yolu ile seçilen 150 sinemasever zombiden bahsediyorum) bir ilk film her ne olursa olsun izlenmeyi hak ediyor.
Basında hemen her yerde kullanılan fotoların en babasındaki zombi ayrıca yıllardır sinema sohbetlerini paylaştığım sevgili arkadaşım Erdem’dir. Çocukça bir gururda duymuyor değilim :) Bana ne ise?
Moral Bozukluğu ve 31
Moral Bozukluğu ve 31
Y: Ali Yorgancıoğlu, Gönenç Uyanık, Uluç Ali Kılıç
Güzelliği basitliğinden ötürü.
Filmin yönetmeni Ali Yorgancıoğlu, son anlarda bir sahneyi resmen yarıyor, akan çekim sırasında film neden yaptıklarını açıklıyor, diyor ki: “Benim evim burada -üst katlarda bir apartman dairesini gösterip-, bi gün bir film çekiminde bayan oyuncunun sadece ‘hey taksi’ dediği bir sahne için 14 saat uğraştıklarını gördüm. Sonra bunu kankamla konuşurken -burada bi isim veriyor- ‘olm o kadar saatte filmin kendisi çekeriz biz’ demiş bulunduk ve bu iş ortaya çıktı”. Sonra esas karakterler gelip film kaldığı yerden devam ediyor.
Bu sene iF’teki gösteriminden önce hem internette hemde belli başlı televizyon programlarında filmin adı ve yapımcıları çokca göründüler ortalıkta. Kendilerinin çok fazla ciddiye almadıkları iş diğer mecralarda ciddi ilgi gördü. Çünkü ortada ilginç birşeyler vardı.
Öyle ortada “bu filmi sinema sanatı adına yaptık”, “biz sinema aşığı olan bir ekip olarak”, “deneysel bir şeyler yapmak istedik” gibi laflar dönmüyordu. Tam tersine “olm ben bunun daha hızlısını yaparımki lan!” fikriyatı ile ortaya çıkmış bir iş aslında. Hatta biraz ileri gidersem, herhangi bir lise sınıfında youtube’a göndermek için çekilden saçma komik görüntüler gibi bir fikir.
Absürd, marjinal, kendini bile sallamayan bir eğlence. Bu kadar.
Özellikle ağır çekim kovalamaca ve kafaların bi milyon olduğu sahneler benim favorilerim oldu.
Bir çok fikirden ve filmden daha orjinal. Gerçek bir marjinal hareket. Bundan dolayı güzel. Hani böyle bi kağıda bi yere, yazıyı güzel yazmaya çalışırken, kendimizi kasarızda yazı güzel olması gerekirken çirkinleşir ama öylesine bişeyler karalarken yazdığın yazı hoşuna gider ya, işte Moral Bozukluğu ve 31’in damakta bıraktığı tat bu.
Yapanların ellerine sağlık. Filmi halka açanların kafalarına sağlık.
Filmi bedava emmek için: http://moralbozukluguve31.com/?p=289
Yok ben illa para vericem derseniz en yakın korsan tezgahına gidiniz.
Y: Ali Yorgancıoğlu, Gönenç Uyanık, Uluç Ali Kılıç
Güzelliği basitliğinden ötürü.
Filmin yönetmeni Ali Yorgancıoğlu, son anlarda bir sahneyi resmen yarıyor, akan çekim sırasında film neden yaptıklarını açıklıyor, diyor ki: “Benim evim burada -üst katlarda bir apartman dairesini gösterip-, bi gün bir film çekiminde bayan oyuncunun sadece ‘hey taksi’ dediği bir sahne için 14 saat uğraştıklarını gördüm. Sonra bunu kankamla konuşurken -burada bi isim veriyor- ‘olm o kadar saatte filmin kendisi çekeriz biz’ demiş bulunduk ve bu iş ortaya çıktı”. Sonra esas karakterler gelip film kaldığı yerden devam ediyor.
Bu sene iF’teki gösteriminden önce hem internette hemde belli başlı televizyon programlarında filmin adı ve yapımcıları çokca göründüler ortalıkta. Kendilerinin çok fazla ciddiye almadıkları iş diğer mecralarda ciddi ilgi gördü. Çünkü ortada ilginç birşeyler vardı.
Öyle ortada “bu filmi sinema sanatı adına yaptık”, “biz sinema aşığı olan bir ekip olarak”, “deneysel bir şeyler yapmak istedik” gibi laflar dönmüyordu. Tam tersine “olm ben bunun daha hızlısını yaparımki lan!” fikriyatı ile ortaya çıkmış bir iş aslında. Hatta biraz ileri gidersem, herhangi bir lise sınıfında youtube’a göndermek için çekilden saçma komik görüntüler gibi bir fikir.
Absürd, marjinal, kendini bile sallamayan bir eğlence. Bu kadar.
Özellikle ağır çekim kovalamaca ve kafaların bi milyon olduğu sahneler benim favorilerim oldu.
Bir çok fikirden ve filmden daha orjinal. Gerçek bir marjinal hareket. Bundan dolayı güzel. Hani böyle bi kağıda bi yere, yazıyı güzel yazmaya çalışırken, kendimizi kasarızda yazı güzel olması gerekirken çirkinleşir ama öylesine bişeyler karalarken yazdığın yazı hoşuna gider ya, işte Moral Bozukluğu ve 31’in damakta bıraktığı tat bu.
Yapanların ellerine sağlık. Filmi halka açanların kafalarına sağlık.
Filmi bedava emmek için: http://moralbozukluguve31.com/?p=289
Yok ben illa para vericem derseniz en yakın korsan tezgahına gidiniz.
The Box - Kutu
The Box - Kutu
Y: Richard Kelly
“Alacakaranlık Kuşağından bir kuple Kelly uyarlaması”
Hakkında bir yazı yazılacağı zaman “Donnie Darko ile ilerisi için umut vaadeden genç yönetmen” cümlesi geçmezse yazanların hakkında suç duyurusunda bulunulan bir yönetmen Richard Kelly.
Daha ilk uzun metrajlısında izleyenleri “David Lynch gibi olan ama kendine has olan” tarzı ile oturdukları yere çivileyen genç yönetmen, tabiki sonraki filmleri için merak seviyesini çok yukarı çekti. Yaptığı iş gerçekten 90’lar sonu ve 2000’ler başındaki Hollywood hastalığının; “orjinal iş çıkarmakta zorlanma” hastalığının, tek dozluk ilaçlarından biriydi. Tek doz Donnie Darko sinemasever’e kızgın kumlardan serin sulara atlarmışcasına bir hissiyat yaşatıyordu.
Karmaşık kurgusu ve kurgusundan daha karmaşık anlatımı ile izleyeninin kafasını çalıştıran bir film çıkarmıştı ortaya Richard Kelly.
Ardından bir bekleme evresi geldi. Bekleme evrelerinden çıkan yönetmenlerin doyuruc işler vermesi, bekleyenin en çok istediği şeydir. Fakat Kelly’nin bekleme evresinden, içinde benimde bulunduğum büyük bir grup insana göre felaket bir film çıktı. “Kıyamet Öyküleri” yönetmenin ikinci uzun metrajlı filmiydi ve izledikten sonra kafamda “Herhalde kendisini unutturmamak adına zorunan zorunan yazdı bu filmi” kanaati oluştu. Sırf karmaşık olmak için karmaşıklaştırılmış garip bir hikayler bütünüydü film.
Yıl 2009 olduğunda Kelly’nin 3ncü ve şu an için son filmi “The Box” çıktı ortaya. Film hakkında okurken edindiğim bilgiye göre, Alacakaranlık Kuşağı’nın en meşhur hikayelerinden “Button, Button”ın bir uyarlamasıydı film.
Filmlerinde popüler isimler kullanmayı seven yönetmenin bu seferki başrolü Cameron Diaz’a verilmişti. En bomba performansının “Ah Mary Vah Mary” olduğu göz önüne alındığında, başrol seçiminin böyle bir film için yanlış olduğu ortada.
Özetle filmin konusu şöyle; bir sabah, içinde düğme olan bir kutu bir kapıya bırakılır, kutuyu alana ciddi bir teklif vardır: düğmeye bas, tanımadığın bir kişi ölsün, 1 milyon doları al! Özetinde bile dünyaya verecek bir mesajı olan br hikaye değil mi? “Para için hiç tanımadığın birini öldürecek kadar kötüleşir misin?” Film kesinlikle sinemaseverler (kellyseverler) arasında kutuplaşma yaratmış, bunu sosyal ağlardan rahatlıkla anlayabiliriz. Ben filmi “çok iyi” bulan tayfadan hemen belirteyim.
Filmi, orjinal hikayeyi (20 dakikalık, Button,Button’ı) bilmeyen bir izleyici olarak izledim. Filmde gerçekten dipsiz mantık hataları var. Bana en garip gelenlerinden birisi, NASA’da çalışan bir koca ile öğretmenlik yapan bir eşin “paraya muhtaç” görünmeleri gerçekten garip. Tamam kadın işinden atılıyor ama adamın işi olduğu gibi yerinde duruyor sonuçta. Bu bağlamda özellikle Cameron Diaz’ın oynadığı karakter bi garip görünüyor gözümüze. Orta halli bir aile için bile büyük olan evleri ile (artık Amerikan banliyösünü avcumuzun içi gibi biliyoruz ya) yaşantısından memnun olmayan bu karakter demekki zenginlik peşinde bir kadın. En azından bunun altını yapıyor bu mantık hatası. Bu tarz, bence ana mesaja, filmin esas derdine çok fazla leke sürdürmeyen hatalar var.
Film normal zaman kurgusunda ve tekinsiz bir anlatımla ilerliyor. Kutunun karakterler üzerinde kurduğu korku duygusu filmin her yanına işliyor. Bir önceki filminde filmin dayanak noktalarından birisini sürekli televizyon, radyo gibi iletişim araçları üzerinden seyirciye aktarmaya çalışan, bunu hiçbir karakterine söyletmeyen Kelly bu filmde de buna benzer bir yola gidiyor. NASA’da çalışan baba üzerinden filmin dayanak noktalarından birisini anlatmaya başlıyor ama Allahtan bunu bütün film boyunca devam ettirmiyor, en azından sonlara doğru, kafamızın allak bullak olduğu yerde bir iki karaktere birşeyler mırıldatıyor.
Filmde verilen “para için ne kadar kötüleşirsiniz?” mesajı filmin ortalarında uzay ile bağlantılanıyor. Yoksa bizden daha yüksek ırklar bizi teste mi tabii tutuyorlar?
Sonuç olarak, düz sinema seyircisine işkence olabilecek kadar garip ilerleyen ve neyin neden olduğunu göstermeyen bir film The Box. Ama aslında öyle değil. Film neyin ne olduğunu filmin sonuna kadar eksiksiz anlatıyor. Hatta boş nokta bırakmadan anlatıyor ama biraz dikkatli izlemek lazım.
Dünyadaki kadın gruplarının tepkisini çekebilecek bir iki yaklaşımda var filmde tabi.
Kelly’nin benim fikrimce en iyi işi. Yanlış başrol seçimine, hikayedeki mantık hatalarına rağmen hemde. David Lynch filmlerindeki tekinsiz gizeme en çok yaklaştığı film bu. Amacı bu muydu bilinmez tabi.
Düz bir izleyici için işkence olabilecek filmi, sinema seven tayfaya kesinlikle tavsiye ediyorum. Biraz kafanız yorulsun izlerken, hep boş boş bakmak olmaz.
Y: Richard Kelly
“Alacakaranlık Kuşağından bir kuple Kelly uyarlaması”
Hakkında bir yazı yazılacağı zaman “Donnie Darko ile ilerisi için umut vaadeden genç yönetmen” cümlesi geçmezse yazanların hakkında suç duyurusunda bulunulan bir yönetmen Richard Kelly.
Daha ilk uzun metrajlısında izleyenleri “David Lynch gibi olan ama kendine has olan” tarzı ile oturdukları yere çivileyen genç yönetmen, tabiki sonraki filmleri için merak seviyesini çok yukarı çekti. Yaptığı iş gerçekten 90’lar sonu ve 2000’ler başındaki Hollywood hastalığının; “orjinal iş çıkarmakta zorlanma” hastalığının, tek dozluk ilaçlarından biriydi. Tek doz Donnie Darko sinemasever’e kızgın kumlardan serin sulara atlarmışcasına bir hissiyat yaşatıyordu.
Karmaşık kurgusu ve kurgusundan daha karmaşık anlatımı ile izleyeninin kafasını çalıştıran bir film çıkarmıştı ortaya Richard Kelly.
Ardından bir bekleme evresi geldi. Bekleme evrelerinden çıkan yönetmenlerin doyuruc işler vermesi, bekleyenin en çok istediği şeydir. Fakat Kelly’nin bekleme evresinden, içinde benimde bulunduğum büyük bir grup insana göre felaket bir film çıktı. “Kıyamet Öyküleri” yönetmenin ikinci uzun metrajlı filmiydi ve izledikten sonra kafamda “Herhalde kendisini unutturmamak adına zorunan zorunan yazdı bu filmi” kanaati oluştu. Sırf karmaşık olmak için karmaşıklaştırılmış garip bir hikayler bütünüydü film.
Yıl 2009 olduğunda Kelly’nin 3ncü ve şu an için son filmi “The Box” çıktı ortaya. Film hakkında okurken edindiğim bilgiye göre, Alacakaranlık Kuşağı’nın en meşhur hikayelerinden “Button, Button”ın bir uyarlamasıydı film.
Filmlerinde popüler isimler kullanmayı seven yönetmenin bu seferki başrolü Cameron Diaz’a verilmişti. En bomba performansının “Ah Mary Vah Mary” olduğu göz önüne alındığında, başrol seçiminin böyle bir film için yanlış olduğu ortada.
Özetle filmin konusu şöyle; bir sabah, içinde düğme olan bir kutu bir kapıya bırakılır, kutuyu alana ciddi bir teklif vardır: düğmeye bas, tanımadığın bir kişi ölsün, 1 milyon doları al! Özetinde bile dünyaya verecek bir mesajı olan br hikaye değil mi? “Para için hiç tanımadığın birini öldürecek kadar kötüleşir misin?” Film kesinlikle sinemaseverler (kellyseverler) arasında kutuplaşma yaratmış, bunu sosyal ağlardan rahatlıkla anlayabiliriz. Ben filmi “çok iyi” bulan tayfadan hemen belirteyim.
Filmi, orjinal hikayeyi (20 dakikalık, Button,Button’ı) bilmeyen bir izleyici olarak izledim. Filmde gerçekten dipsiz mantık hataları var. Bana en garip gelenlerinden birisi, NASA’da çalışan bir koca ile öğretmenlik yapan bir eşin “paraya muhtaç” görünmeleri gerçekten garip. Tamam kadın işinden atılıyor ama adamın işi olduğu gibi yerinde duruyor sonuçta. Bu bağlamda özellikle Cameron Diaz’ın oynadığı karakter bi garip görünüyor gözümüze. Orta halli bir aile için bile büyük olan evleri ile (artık Amerikan banliyösünü avcumuzun içi gibi biliyoruz ya) yaşantısından memnun olmayan bu karakter demekki zenginlik peşinde bir kadın. En azından bunun altını yapıyor bu mantık hatası. Bu tarz, bence ana mesaja, filmin esas derdine çok fazla leke sürdürmeyen hatalar var.
Film normal zaman kurgusunda ve tekinsiz bir anlatımla ilerliyor. Kutunun karakterler üzerinde kurduğu korku duygusu filmin her yanına işliyor. Bir önceki filminde filmin dayanak noktalarından birisini sürekli televizyon, radyo gibi iletişim araçları üzerinden seyirciye aktarmaya çalışan, bunu hiçbir karakterine söyletmeyen Kelly bu filmde de buna benzer bir yola gidiyor. NASA’da çalışan baba üzerinden filmin dayanak noktalarından birisini anlatmaya başlıyor ama Allahtan bunu bütün film boyunca devam ettirmiyor, en azından sonlara doğru, kafamızın allak bullak olduğu yerde bir iki karaktere birşeyler mırıldatıyor.
Filmde verilen “para için ne kadar kötüleşirsiniz?” mesajı filmin ortalarında uzay ile bağlantılanıyor. Yoksa bizden daha yüksek ırklar bizi teste mi tabii tutuyorlar?
Sonuç olarak, düz sinema seyircisine işkence olabilecek kadar garip ilerleyen ve neyin neden olduğunu göstermeyen bir film The Box. Ama aslında öyle değil. Film neyin ne olduğunu filmin sonuna kadar eksiksiz anlatıyor. Hatta boş nokta bırakmadan anlatıyor ama biraz dikkatli izlemek lazım.
Dünyadaki kadın gruplarının tepkisini çekebilecek bir iki yaklaşımda var filmde tabi.
Kelly’nin benim fikrimce en iyi işi. Yanlış başrol seçimine, hikayedeki mantık hatalarına rağmen hemde. David Lynch filmlerindeki tekinsiz gizeme en çok yaklaştığı film bu. Amacı bu muydu bilinmez tabi.
Düz bir izleyici için işkence olabilecek filmi, sinema seven tayfaya kesinlikle tavsiye ediyorum. Biraz kafanız yorulsun izlerken, hep boş boş bakmak olmaz.
Up In The Air
Up In The Air
Y: Jason Reitman
“Sorumluluktan kaçmak” üzerine profesyonel bir adam, geleceği hakkında “sorumluluk sahibi” hayaller kurmaya başlarsa…
Önce “Sigara İçtiğiniz İçin Teşekkür Ederim” ile sadece işini yapan ve işini iyi yaptığı için toplum nazarında şerefsiz bir adam olarak hayatını sürdüren, bir sigara kartelinin sözcüsü üzerinden mükemmel bir toplumsal eleştirisini izledim Jason Reitman’ın. Ardından Diablo Cody’nin yazdığı çok can senaryoyu, Juno’yu perdeye aktardı ki hem yönetim başarılı, hem de senaryo güzel olunca ortaya tabiki iyi bir film çıktı.
Yönetmenin son filmi Up In The Air (Aklı Havada) önce zeki ve geveze, daha sonra duygusal ve sessiz. İkisi bir arada.
“Sırt çantanızı boşaltın” diyerek, kendisini dinlemeye gelenlere ve biz izleyicilere metaforik olarak “sorumluluklar sizi güçsüz bırakır, yorar” diyen Ryan Bingham’ın (George Clooney) uçaklarda ve havaalanlarında geçen hayatındaki en ulvi amacı 10 milyon milpuan’a ulaşmaktan başka bişey değildir. İşi insanları üsluplu ve efendice kovmak olan Bingham, işinde üstatlardan birisidir. İşi gereği şehir şehir, ülke ülke gezen Bingham’ın hayatı artık havaalanlarında ve uçaklarda geçmektedir.
İşte bu “yersiz, yurtsuz” karakter ve bu karakterin yaşama felsefesi filmin karşı durduğu görüşleri oluşturuyor. İnsanları neredeyse zalimce bir soğuklukla kovmak artık Bingham için günlük rutinlerin en başında geliyor. Tıpkı yıllardır verdiği ölüm haberlerinin taşlaştırdığı bir doktor gibi. Filmin, özellikle güncel olarak Amerika’nın içinde olduğu ekonomik krize dokundurduğu işten kovma sahneleri çok başarılı. Hatta galiba kimi çekimler gerçek. Ya da en azından çok mükemmel gerçeklikte çekilmiş sahneler.
Bingman’ın işinde yaşadığı “teknolojik devrim” tehdidi ile hikayesine dahil olan genç stajyer, hikayenin “duygu”su oluyor. Olgunlaşmamış, henüz ham olan fakat bundan kaynaklanan güzelliği ile duygularını yaşayan bir genç kız. Çocukta yaparım kariyerde fikrini sevgilisinin ayrılık mesajının ardından “kariyerimle evlenirim bende” şeklinde değiştirsede içindeki duyguları bir kenara atmayı beceremiyor. Sorduğu sorular ile Bingman’ın yavaş yavaş bişeylere uyanmasını sağlıyor.
Bir diğer tarafta, Bingman’ın Vajinalı versiyonu Alex (Vera Farmiga) hikayede Bingman’a hem ayna tutan hem de sonunda o aynayı kıran karakter oluyor.
Göçebe hayatının en yerleşik unsuru olan ailesi ile yapacağı buluşma filmin ilk yarısı boyunca hep hazırda bekliyor. İki kız kardeşinden küçüğünün düğünü, ilk yarıda tahmin edilebileceği gibi duyguların patlayacağı yer oluyor. İlk yarısı metalik renklerle ve zekice fakat soğuk cevaplarla dolu akıp giden filmin ikinci yarısında yerini sıcakcık sarı renklere, aile sevgisine bırakıyor. İşin doğrusu bu noktada biraz tırsıyoruz izleyici olarak “yoksa klişeler başlıyor mu?” diye. Bir iki kaçınılmaz klişenin ardından Bingman her zaman boş tutmaya çalıştığı sırt çantasını doldurmaya çalışıyor; önce düğünde kız kardeşinin yanında yürümek istiyor, geri tepiyor, ardından yerleşik hayata karar kılıyor fakat o da bir sürprizle geri tepiyor.
Film bağımsız tarzda, güzel anlatımı, özellikle ilk yarıda bombardıman şeklinde zekice diyalogları ve hayata dair mikrodan makroya (aileden, ülkeye) söyledikleri ve gerçekten başarılı oyunculukları ile bence çok başarılı.
Y: Jason Reitman
“Sorumluluktan kaçmak” üzerine profesyonel bir adam, geleceği hakkında “sorumluluk sahibi” hayaller kurmaya başlarsa…
Önce “Sigara İçtiğiniz İçin Teşekkür Ederim” ile sadece işini yapan ve işini iyi yaptığı için toplum nazarında şerefsiz bir adam olarak hayatını sürdüren, bir sigara kartelinin sözcüsü üzerinden mükemmel bir toplumsal eleştirisini izledim Jason Reitman’ın. Ardından Diablo Cody’nin yazdığı çok can senaryoyu, Juno’yu perdeye aktardı ki hem yönetim başarılı, hem de senaryo güzel olunca ortaya tabiki iyi bir film çıktı.
Yönetmenin son filmi Up In The Air (Aklı Havada) önce zeki ve geveze, daha sonra duygusal ve sessiz. İkisi bir arada.
“Sırt çantanızı boşaltın” diyerek, kendisini dinlemeye gelenlere ve biz izleyicilere metaforik olarak “sorumluluklar sizi güçsüz bırakır, yorar” diyen Ryan Bingham’ın (George Clooney) uçaklarda ve havaalanlarında geçen hayatındaki en ulvi amacı 10 milyon milpuan’a ulaşmaktan başka bişey değildir. İşi insanları üsluplu ve efendice kovmak olan Bingham, işinde üstatlardan birisidir. İşi gereği şehir şehir, ülke ülke gezen Bingham’ın hayatı artık havaalanlarında ve uçaklarda geçmektedir.
İşte bu “yersiz, yurtsuz” karakter ve bu karakterin yaşama felsefesi filmin karşı durduğu görüşleri oluşturuyor. İnsanları neredeyse zalimce bir soğuklukla kovmak artık Bingham için günlük rutinlerin en başında geliyor. Tıpkı yıllardır verdiği ölüm haberlerinin taşlaştırdığı bir doktor gibi. Filmin, özellikle güncel olarak Amerika’nın içinde olduğu ekonomik krize dokundurduğu işten kovma sahneleri çok başarılı. Hatta galiba kimi çekimler gerçek. Ya da en azından çok mükemmel gerçeklikte çekilmiş sahneler.
Bingman’ın işinde yaşadığı “teknolojik devrim” tehdidi ile hikayesine dahil olan genç stajyer, hikayenin “duygu”su oluyor. Olgunlaşmamış, henüz ham olan fakat bundan kaynaklanan güzelliği ile duygularını yaşayan bir genç kız. Çocukta yaparım kariyerde fikrini sevgilisinin ayrılık mesajının ardından “kariyerimle evlenirim bende” şeklinde değiştirsede içindeki duyguları bir kenara atmayı beceremiyor. Sorduğu sorular ile Bingman’ın yavaş yavaş bişeylere uyanmasını sağlıyor.
Bir diğer tarafta, Bingman’ın Vajinalı versiyonu Alex (Vera Farmiga) hikayede Bingman’a hem ayna tutan hem de sonunda o aynayı kıran karakter oluyor.
Göçebe hayatının en yerleşik unsuru olan ailesi ile yapacağı buluşma filmin ilk yarısı boyunca hep hazırda bekliyor. İki kız kardeşinden küçüğünün düğünü, ilk yarıda tahmin edilebileceği gibi duyguların patlayacağı yer oluyor. İlk yarısı metalik renklerle ve zekice fakat soğuk cevaplarla dolu akıp giden filmin ikinci yarısında yerini sıcakcık sarı renklere, aile sevgisine bırakıyor. İşin doğrusu bu noktada biraz tırsıyoruz izleyici olarak “yoksa klişeler başlıyor mu?” diye. Bir iki kaçınılmaz klişenin ardından Bingman her zaman boş tutmaya çalıştığı sırt çantasını doldurmaya çalışıyor; önce düğünde kız kardeşinin yanında yürümek istiyor, geri tepiyor, ardından yerleşik hayata karar kılıyor fakat o da bir sürprizle geri tepiyor.
Film bağımsız tarzda, güzel anlatımı, özellikle ilk yarıda bombardıman şeklinde zekice diyalogları ve hayata dair mikrodan makroya (aileden, ülkeye) söyledikleri ve gerçekten başarılı oyunculukları ile bence çok başarılı.
Case 39
Case 39
Y: Christian Alvart
“Damien, bak yavrum bu kız tam sana göre: Huyu huyuna, suyu suyuna”
-bu yazı azman ipucu içerir, izlemediyseniz okumayınız-
1976 yapımlı film ile başlayan ve 2006’daki yeniden çevirimi ile birlikte 4 filmlik bir efsane olan -yeniden çevirimde bence vasatın üzerindeydi- The Omen serisi, korkuseverlerin mutlak izlemesi gereken veyahut izlediği bir seridir. The Omen’da içine şeytan kaçan çocuğun hikayesi dini bilgiler eşliğinde anlatılıyordu izleyiciye. Tam da The Exorcist dönemlerinde, dini korkunun yükselişe geçtiği dönemde. Filmin en bomba gerilim unsuru tabiki Damien’dı. Tekinsiz, korku verici bakışlarıyla Damien insanı tekbaşına korkutabiliyordu zaten.
Konu tabiki The Omen değil, Case 39. Ama The Omen’ı anlatıp, “işte onun kızlı hali” dersem zaten Case 39’u anlatmış olacağım için, Omen ile ilgili bir iki birşey yazmak istedim.
Case 39 benim adıma öncelikle bir yönetmen filmi. Filmin yönetmeni Christian Alvart, 2005 Alman yapımı, çok başarılı gerilim filmi Anti-körper ve 2009 Amerika-Almanya ortak yapımı bilimkurgu-gerilim filmi Pandorum’un yönetmeni. Özellikle Pandorum ile “artık takip edeceğim” yönetmenler arasına giren Alvart, 2009 yılı içerisinde iki film yapmış haberim yokmuş. İşte bu ikinci film Case 39.
Filmin bir diğer özelliği de Renée Zellweger’in ilk kez bir korku filminde oynamış olması. Bu sayede filmografisinde oynanmadık tür bırakmadı. Film günümüz Amerikasında geçiyor. Hayatını bir sigorta şirketinde çalışarak geçiren Emily Jenkins’in hayatı, bir gün üstünün elinde hali hazırda 38 tane iş varken 39ncusunu vermesiyle değişir. Gizemli dosya bu ya, esasında “üşeniyorum, o zaman yarın” fikriyatı ile kenara attığı dosya kafasına takılır ve dosyanın kapağını açmasıyla hayatına Lillith Sullivan girer. Uzun uzun filmin konusu yazmaya gerek yok.
Lillith, etrafında kötülüğün toplandığı bir küçük kızdır ve Emily’nin hayatını günden güne karartır.
Filmin gidişatı, dini arkaplanı hariç The Omen yolundan. Hatta köpek korkusu ile ilgili vahşet sahnesinde açık seçik bir gönderme var. Lillith Sullivan karakterini oynayan çocuk oyuncu Jodelle Ferland önce “ezilmiş” çocuk, ardından “normal hayatında mutlu” çocuk ve hemen ardından da “içinden sürpriz kötülük çıkan” çocuk rolünde, bir Damien kadar iyi değil. Bir kere bu üç ruh halinde de normal çocuk gibi göründü özellikle benim gözüme. Bir kaç sahnedeki görsel efektli surat haricinde hiç korkutamadı. Esasında film belli başlı bir kaç sahnesi dışında standart bir Hollywood korku-gerilim filminde öte bir şey yapmıyor zaten. Bu anlamda da yönetmenin 4 filmlik filmografisinde (birini henüz izleyemedim ama) bence en vasatı. Mevcut vizyonda olan diğer gerilimlerle karşılaştırılırsa eğer, bence vasatın üstünde.
Filmin ortalamanın üzerinde bir Hollywood gerilimi olduğu, ucunun ilerisi düşünülerek açık bırakıldığı ve en azından etrafımdaki izleyenler “iyiymiş” yorumları düşünüldüğünde devamının geleceğini tahmin ettiğim film türün seven bir çok kişi için keyifli 1-2 saat geçirtecektir.
Y: Christian Alvart
“Damien, bak yavrum bu kız tam sana göre: Huyu huyuna, suyu suyuna”
-bu yazı azman ipucu içerir, izlemediyseniz okumayınız-
1976 yapımlı film ile başlayan ve 2006’daki yeniden çevirimi ile birlikte 4 filmlik bir efsane olan -yeniden çevirimde bence vasatın üzerindeydi- The Omen serisi, korkuseverlerin mutlak izlemesi gereken veyahut izlediği bir seridir. The Omen’da içine şeytan kaçan çocuğun hikayesi dini bilgiler eşliğinde anlatılıyordu izleyiciye. Tam da The Exorcist dönemlerinde, dini korkunun yükselişe geçtiği dönemde. Filmin en bomba gerilim unsuru tabiki Damien’dı. Tekinsiz, korku verici bakışlarıyla Damien insanı tekbaşına korkutabiliyordu zaten.
Konu tabiki The Omen değil, Case 39. Ama The Omen’ı anlatıp, “işte onun kızlı hali” dersem zaten Case 39’u anlatmış olacağım için, Omen ile ilgili bir iki birşey yazmak istedim.
Case 39 benim adıma öncelikle bir yönetmen filmi. Filmin yönetmeni Christian Alvart, 2005 Alman yapımı, çok başarılı gerilim filmi Anti-körper ve 2009 Amerika-Almanya ortak yapımı bilimkurgu-gerilim filmi Pandorum’un yönetmeni. Özellikle Pandorum ile “artık takip edeceğim” yönetmenler arasına giren Alvart, 2009 yılı içerisinde iki film yapmış haberim yokmuş. İşte bu ikinci film Case 39.
Filmin bir diğer özelliği de Renée Zellweger’in ilk kez bir korku filminde oynamış olması. Bu sayede filmografisinde oynanmadık tür bırakmadı. Film günümüz Amerikasında geçiyor. Hayatını bir sigorta şirketinde çalışarak geçiren Emily Jenkins’in hayatı, bir gün üstünün elinde hali hazırda 38 tane iş varken 39ncusunu vermesiyle değişir. Gizemli dosya bu ya, esasında “üşeniyorum, o zaman yarın” fikriyatı ile kenara attığı dosya kafasına takılır ve dosyanın kapağını açmasıyla hayatına Lillith Sullivan girer. Uzun uzun filmin konusu yazmaya gerek yok.
Lillith, etrafında kötülüğün toplandığı bir küçük kızdır ve Emily’nin hayatını günden güne karartır.
Filmin gidişatı, dini arkaplanı hariç The Omen yolundan. Hatta köpek korkusu ile ilgili vahşet sahnesinde açık seçik bir gönderme var. Lillith Sullivan karakterini oynayan çocuk oyuncu Jodelle Ferland önce “ezilmiş” çocuk, ardından “normal hayatında mutlu” çocuk ve hemen ardından da “içinden sürpriz kötülük çıkan” çocuk rolünde, bir Damien kadar iyi değil. Bir kere bu üç ruh halinde de normal çocuk gibi göründü özellikle benim gözüme. Bir kaç sahnedeki görsel efektli surat haricinde hiç korkutamadı. Esasında film belli başlı bir kaç sahnesi dışında standart bir Hollywood korku-gerilim filminde öte bir şey yapmıyor zaten. Bu anlamda da yönetmenin 4 filmlik filmografisinde (birini henüz izleyemedim ama) bence en vasatı. Mevcut vizyonda olan diğer gerilimlerle karşılaştırılırsa eğer, bence vasatın üstünde.
Filmin ortalamanın üzerinde bir Hollywood gerilimi olduğu, ucunun ilerisi düşünülerek açık bırakıldığı ve en azından etrafımdaki izleyenler “iyiymiş” yorumları düşünüldüğünde devamının geleceğini tahmin ettiğim film türün seven bir çok kişi için keyifli 1-2 saat geçirtecektir.
Pontypool
Pontypool
Y: Bruce McDonald
Bir lisanın yozlaşması insanları çileden çıkarabilir. Çileden çıkan insan da zombi olabilir. Neden olmasın değil mi?
Sinema ilk yaşından son yaşına kadar olacak belirli türler, türlerin de ötesinde bazı konular, mitler vardır. Vampirler, Kurtadamlar, Syborglar falan falan… İşte Zombilerde bu hep varolacak hikayelerin başında gelir, bizde her ne kadar yeni yapılmış olsa da.
Pontypool, bu meseleye çok farklı bir açıdan, kesinlikle orjinal yaklaşan bir hikaye. Çok satan bir romandan uyarlanan Pontypool’da insanların zombi olma sebepleri diğer bir çok -belki de hepsi- zombi hikayesinden biraz farklı: dil. Lisan. Spesifik olarak belirtmek gerekirse eğer, İngilizce.
Öyle bir ultrasonik virüs yayılıyor ki ortama (Kanada’daki Pontypool kasabasına) havada veya suda değil, dokunarak veya nefes alarakta geçmiyor. Konuşarak geçiyor. Bu virüs insandan insana İngilizce yoluyla geçiyor. Bir lisanı konuşan kişinin karşısındaki takliti ile başlayan bir bozulma, bozuk konuşma durumu filmde zombileştiriliyor adeta. Şimdi böyle okuyunca garip geliyor değil mi? Zaten garip. Kitap nasıl çok satanlar listesine girmiş onu bile anlayabilmiş değilim açıkcası. Yani acaba hikayenin geniş çaplı altmenine, “yozlaşmanın başladığı ilk yer dilimiz”dir felsefesine mi aşık oldu insanlarda birbirlerine tavsiye ettiler, yoksa kitaptaki gerilim ve atmosfer filmdekinden çok daha iyi miydi acaba? Gerçekten günümüz dünyasında, ingilizce sağolsun tüm dünya dillerinin tehdit altında olduğu ve bu tehditinde ingilizce olduğu düşünüldüğünda altmetin gerçekten çok evrensel. Buraya kadar özü çok güzel.
Peki uygulamada?
Dedim ya kitapın atmosferi ve anlatımı kusursuz olmalı ki çok satanlar listesine girebilmiş. Ama filmde bundan eser yok. Filmi izlerken, bu güzel fikrin boşa harcandığını hissettirdi ilk aşamada. Daha ilerliyen noktalarda “manasız ve boş birşey izliyorum” hissiyatı dahada baskın oldu. Zombilerin çok fazla görülmemeleri, hatta gösterilmemeye uğraşılması, hikayenin de özünden dolayı kelimelerle korkutulmaya çalışılması ilk başlarda tekinsiz bir atmosferi hazırlıyormuş hissi verse de ilerleyen anlarda “bir iki tane zombi gösterelim lan, cimrilik etmişler demesinler” tavrı ile ortadan kayboluyor.
Oyunculuklar bu tarz bir filmi rahatlıkla kaldıracak kadar iyiler. Zaten kalabalık olmayan kadronun esas oğlan ve esas kızı yapmaları gerekenleri yerine getiriyorlar. Zombiler ise, virüsün bulaşma şeklinde olsa gerek -herhangi bir hastalık veya bozulma durumunun olmamasından dolayı- klasik zombi görüntüsünden oldukça uzaklar. Aklı karışmış bir grup, duyduğu herşeyi tekrarlayan insan topluluğu var zombi diye.
Bir radyo istasyonunda geçen filmin müziklerinde biraz daha özen bekliyor insan ister istemez ama bulamıyor.
Son tahlilde, zombi janrına -vay bea janr dedim resmen- kesinlikle yeni bi açıdan bakmış ama o açıdan pek kan revan gözükmüyor. Kan revan olmadan zombi filmide yapay çikolata gibi oluyormuş onu anladım.
Y: Bruce McDonald
Bir lisanın yozlaşması insanları çileden çıkarabilir. Çileden çıkan insan da zombi olabilir. Neden olmasın değil mi?
Sinema ilk yaşından son yaşına kadar olacak belirli türler, türlerin de ötesinde bazı konular, mitler vardır. Vampirler, Kurtadamlar, Syborglar falan falan… İşte Zombilerde bu hep varolacak hikayelerin başında gelir, bizde her ne kadar yeni yapılmış olsa da.
Pontypool, bu meseleye çok farklı bir açıdan, kesinlikle orjinal yaklaşan bir hikaye. Çok satan bir romandan uyarlanan Pontypool’da insanların zombi olma sebepleri diğer bir çok -belki de hepsi- zombi hikayesinden biraz farklı: dil. Lisan. Spesifik olarak belirtmek gerekirse eğer, İngilizce.
Öyle bir ultrasonik virüs yayılıyor ki ortama (Kanada’daki Pontypool kasabasına) havada veya suda değil, dokunarak veya nefes alarakta geçmiyor. Konuşarak geçiyor. Bu virüs insandan insana İngilizce yoluyla geçiyor. Bir lisanı konuşan kişinin karşısındaki takliti ile başlayan bir bozulma, bozuk konuşma durumu filmde zombileştiriliyor adeta. Şimdi böyle okuyunca garip geliyor değil mi? Zaten garip. Kitap nasıl çok satanlar listesine girmiş onu bile anlayabilmiş değilim açıkcası. Yani acaba hikayenin geniş çaplı altmenine, “yozlaşmanın başladığı ilk yer dilimiz”dir felsefesine mi aşık oldu insanlarda birbirlerine tavsiye ettiler, yoksa kitaptaki gerilim ve atmosfer filmdekinden çok daha iyi miydi acaba? Gerçekten günümüz dünyasında, ingilizce sağolsun tüm dünya dillerinin tehdit altında olduğu ve bu tehditinde ingilizce olduğu düşünüldüğünda altmetin gerçekten çok evrensel. Buraya kadar özü çok güzel.
Peki uygulamada?
Dedim ya kitapın atmosferi ve anlatımı kusursuz olmalı ki çok satanlar listesine girebilmiş. Ama filmde bundan eser yok. Filmi izlerken, bu güzel fikrin boşa harcandığını hissettirdi ilk aşamada. Daha ilerliyen noktalarda “manasız ve boş birşey izliyorum” hissiyatı dahada baskın oldu. Zombilerin çok fazla görülmemeleri, hatta gösterilmemeye uğraşılması, hikayenin de özünden dolayı kelimelerle korkutulmaya çalışılması ilk başlarda tekinsiz bir atmosferi hazırlıyormuş hissi verse de ilerleyen anlarda “bir iki tane zombi gösterelim lan, cimrilik etmişler demesinler” tavrı ile ortadan kayboluyor.
Oyunculuklar bu tarz bir filmi rahatlıkla kaldıracak kadar iyiler. Zaten kalabalık olmayan kadronun esas oğlan ve esas kızı yapmaları gerekenleri yerine getiriyorlar. Zombiler ise, virüsün bulaşma şeklinde olsa gerek -herhangi bir hastalık veya bozulma durumunun olmamasından dolayı- klasik zombi görüntüsünden oldukça uzaklar. Aklı karışmış bir grup, duyduğu herşeyi tekrarlayan insan topluluğu var zombi diye.
Bir radyo istasyonunda geçen filmin müziklerinde biraz daha özen bekliyor insan ister istemez ama bulamıyor.
Son tahlilde, zombi janrına -vay bea janr dedim resmen- kesinlikle yeni bi açıdan bakmış ama o açıdan pek kan revan gözükmüyor. Kan revan olmadan zombi filmide yapay çikolata gibi oluyormuş onu anladım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

















